Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
BİTKİ DÜNYASI / Dünyanın en korkutucu bitkisi "gympie gympie"
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 24 Temmuz 2021, 09:37:59 »


Vücudunuzun aynı anda hem asit ile yandığını hem de elektrik çarpıldığını düşünün. Akla hayale dahi sığmayacak bu acıyı yaşatan bir bitkiden bahsedeceğiz size; "gympie gympie" ya da Türkçesi ile "cimpi cimpi" Bu bitkinin acısı öyle büyük ki insanları intihara bile sürükleyebiliyor.

Isırgan otu ailesinin bir üyesi olan dendrocnide moroides, Avustralya halkı arasında gympie gympie olarak bilinen oldukça ilginç bir bitki. Zararsız gibi görünen tüylü yaprakları sizi sakın aldatmasın. Çünkü bu bitki tahmin dahi edemeyeceğiniz etkilere sahip!

Uzaktan bakınca geniş, oval veya kalp şeklindeki yaprakları, yumuşak tüylü görünümü ile davetkar görünse de gympie gympie, dünyanın en zehirli bitkileri arasında yer alıyor. Bu bitkinin yapraklarına hafifçe dokunmak bile aynı anda asitle yanmak ve elektrik çarpması ile eş değer bir acıya sebep oluyor. Daha da kötüsü var: Bu ağrının geçmesi aylar hatta bazı durumlarda yıllar alabiliyor. Öyle ki bu bitkiye dokunan insanlar arasında acıya dayanamayıp intihar edenler bile bulunuyor.

VERDİĞİ ACIYLA İLGİLİ ÇOK SAYIDA ŞEHİR EFSANESİ VAR

Gympie gympie bitkisinin sebep olduğu acı o kadar büyük ki insanlar bu acıyı çekmek yerine ölmeyi tercih ediyorlar.

Bitki ile ilgili bazı efsaneler de var. Söylenenlere göre, gympie gympie ile temas eden bir at acıya dayanamayarak kendini bir tepeden aşağıya atmış. Bir polis memuru ise bu bitki ile temas ettikten sonra yaşadığı acıya dayanamayarak intihar etmiş.

Öte yandan tarihte bazı insanlara şaka amacı ile bu bitkinin tuvalet kağıdı olarak verildiği ve şaka kurbanlarının  acı nedeniyle öldüğü iddia ediliyor.

ADINI BİR KASABADAN ALIYOR

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ısırgan otu ailesinin bir üyesi olan gympie gympie adını, Avustralya'nın Gympie kasabasından alıyor. Kuzeydoğu Avustralya’nın yağmur ormanlarına özgü olan bitki, Endonezya’nın bazı bölgelerinde de bulunuyor. Bu bitkiyi yağmur ormanlarının açıklıklarında, dere kıyıları ve patikalarda bulmak mümkün.

Gympie gympie, bazı bitki bilimciler tarafından ‘dünyanın en korku verici bitkisi’ olarak tanımlanıyor. Bu bitkiye ufacık bir temas bile şiddetli acı ve kusmaya neden olabiliyor. Dokunma anında bitkiden vücuda nörotoksik kimyasallar geçiyor, temas edilen bölgede ateşler içinde yanma ile eşdeğer bir acı hissediliyor. Bitkiye dokunduktan sonra kısa süre içinde boğaz, koltuk altları ve kasıklardaki lenf bezleri şişmeye başlayabiliyor.

İşin ilginç yanı bu bitkiye dokunmadan yakınında durmak bile bir tehdit oluşturuyor. Çünkü gympie gympie sık sık üzerindeki tüysü uzantılarını yere döküyor. Bu dökülen tüyler vücudunuza temas ederse aynı etkileri yaşıyorsunuz.

‘ONA RAKİP OLABİLECEK HİÇBİR ŞEY YOK’

Ernie Rider, 1963 yılında gympie gympie bitkisi ile temas etmiş. Bitkinin yüzüne, kollarına ve göğsüne değmesi sonrası yaşadıklarını Australian Geographic'e şöyle anlatıyor: “Göğsümü ezmeye çalışan dev eller varmış gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Ağrı iki üç hafta boyunca dayanılmazdı. Çalışamadım, uyuyamadım, hiçbir şey yapamadım. Acı neredeyse iki yıl boyunca devam etti, özellikle her duş aldığımda tekrarlıyordu.”

Böcek sokmalarının ve buna benzer şeylerin gympie gympie’nin yanında hiçbir şey olmadığından da bahseden Rider, “Ona rakip olabilecek hiçbir şey yok. Bu bitki her şeyden 10 kat daha kötü” diyor.



Avustralya'da bir ormanda gympie-gympie bitkisinin etrafında bulunan uyarı tabelası

‘HAYAL EDEBİLECEĞİNİZ EN KÖTÜ ACI TÜRÜ’

New South Wales Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve aynı zamanda zehirli ağaçlar konusunda uzman olan Marina Hurley, gympie gympie ile teması “Hayal edebileceğiniz en kötü acı türü” olarak tanımlıyor.

Hurley, bu bitki ile temastan hemen sonra yanmalı bir ağrı hissedildiğini ancak bunun sadece bir fragman olduğunu çünkü en yüksek ağrı şiddetine 20-30 dakika sonra ulaşıldığını söylüyor ve ekliyor: “Ağrının şiddeti kadar şaşırtıcı olan bir diğer şey bu zehirli çalının tüylerinin ciltte altı aya kadar kalabiliyor olması. Bu süre zarfında cilde sert bir şekilde bastırılırsa, cilde sıcak veya soğuk su temas ederse ağrı tekrar ortaya çıkıyor. Duş alırken iyi şanslar!”

“Sadece temas yerinde acı hissetmekle kalmazsınız, yaklaşık 20 dakika içinde kollarınızın altındaki lenf bezleriniz şişer, ağrılı bir şekilde zonklar ve iki tahta arasına sıkışmış gibi hissedersiniz” diyen Hurley, “Hangi türe dokunduğunuza, temas edilen derinin genişliğine ve bitkiyle ne kadar sert temas ettiğinize bağlı olarak, hem iğneden hem de lenf bezlerinden gelen yoğun zonklayıcı ağrı 1-4 saat arasında sürebilir” diye konuşuyor.

BAZI HAYVANLAR İSE BU BİTKİYİ YİYEBİLİYOR

80'lerin sonu 90'ların başında, çiğnenmiş gympie gympie yaprakları keşfedilince Marina Hurley de şu sorunun cevabını araştırmaya başladı: Hayvanların bu kadar acı veren zehirli bir bitkiyi yiyebilmeleri nasıl mümkün olabilir?

Uzun süren araştırmalar sonucu bu bitkiyi yiyen hayvanları buldu. Gympie gympie'yi, geceleri yaprakları yiyen krizolid böceği ve diğer yaprak çiğneyen böceklerin yanı sıra pademelon olarak bilinen keseliler yiyordu. Bu hayvanların zehirli bitkiyi alerjik reaksiyona girmeden ve acı çekmeden nasıl yiyebildikleri ise henüz net değil.



Gympie gympie'yle ilgili tüm bu ilginç ve korkutucu detayları öğrendikçe aklımızda yeni soru işaretleri oluştu:
•   Yüreklere korku bedenlere acı salan gympie gympie Türkiye’de yetişiyor mu?
•   Bu bitkiyi görünce nasıl ayırt edeceğiz?
•   En önemlisi bu bitki ile temasın bir panzehri var mı?

Tüm bu soruları ve daha fazlasını Balıkesir Üniversitesi Botanik Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Fatih Satıl, hurriyet.com.tr için yanıtladı.

ETKİSİ HAFTALARCA SÜREBİLİR

Bilinen yaygın bir kullanım alanı olmayan gympie gympie bitkisinin ısırgangiller ailesinden olduğunu ve bilimsel adının ‘dendrocnide moroides’ olduğunu söyleyen Prof. Dr Fatih Satıl, “Gympie gympie, dünyanın en zehirli bitkisi olmasa da Avustralya’nın en zehirli bitkisidir. Bitkinin kıl gibi ince tüylerinin yakıcı etkisi ve neden olduğu acı dayanılmaz derecede. Bitkiye en ufak bir dokunma bile çok şiddetli bir acıyı ve kusma isteğini tetikleyebiliyor” dedi ve ekledi:
“Dokunma ile birlikte vücuda geçen nörotoksik kimyasallar, dokunulan bölgede ateş içinde kalarak yanmayı andıran bir acı hissine neden olur. Birkaç dakika içerisinde koltuk altları, boğaz ve kasıklarda bulunan lenf bezleri kabarmaya ve şişmeye başlar. Bitkinin yakıcı tüylerinin verdiği bu acı etkisi günlerce hatta haftalarca devam edebilir.”

BİR İNSANIN DAYANAMAYACAĞI KADAR ACI VERİCİ

İntihar bitkisi olarak alınan bu harika görünümlü bitkiye dokunan hayvanların kendilerini tepeden attığı, insanların ise acıya dayanamayıp kendisini öldürdüğü efsanelerini de uzmanımıza sorduk.
Satıl bu soruya, “Bitkinin intihar bitkisi olduğuna dair gerçek olmayan bazı söylentiler var. Örneğin bitkiyle temasa geçen bir atın acıya dayanamayarak bir tepeden aşağı atladığı ve bir polis görevlisinin de acıya dayanamayarak intihar ettiği. Muhtemelen bundan dolayı bitkiye intihar bitkisi diyenler olmuş. Oysa gerçekte bitkinin böyle bir etkisi yok. Ama bitkinin yakıcı tüylerinin bir insanın dayanamayacağı kadar acı etkisi yaptığı bir gerçek" cevabını verdi.

AYIRT ETMESİ OLDUKÇA ZOR

Botanikçi olmayanların bitkiyi ayırt etmesinin oldukça zor olduğunu söyleyen Prof. Dr. Satıl, bir de iç rahatlatıcı haber verdi:
“Bitkinin doğal yayılış alanı, Kuzey Avustralya'nın yağmur ormanları ve Güneydoğu Asya olarak biliniyor. Dolayısıyla yaşam ortamları yağmur ormanları olduğu için bu türe ülkemizde rastlanmaz.”
Bununla birlikte yolu yağmur ormanlarına düşenler için bitkiyi ayırt etme tüyoları da veren Satıl, “Bitkinin dut yapraklarına benzeyen geniş kalp şeklinde yaprakları var. Bununla birlikte bitki; gövde, dal, yaprak sapı, yaprak ve meyveleri üzerinde ince batıcı ve yakıcı tüyleri ile ayırt edilebilir” ifadelerini kullandı.

TÜYLERİ ÇIKARMAK MÜMKÜN OLMAZ

Oldu ki bu bitki ile temas ettik. Acıdan kurtulmayı sağlayan bir panzehir var mı?
Satıl, bitkinin tüylerinin çok küçük, batıcı ve kırılgan olduğunu belirterek, "Dokuya battığında çıkartmak mümkün olmaz. Bununla birlikte vücuda batan tüyleri yapışkan bantla ya da başka bir yolla çıkartmak mümkünse çıkartmaya çalışmalı. Etkilenen bölgeyi sıcak su ile yıkamak ya da acıyı hafifletici krem sürmek geçici tedavi yöntemleridir. Ayrıca iğnelerin battığı yere 1/10 oranında seyreltilmiş hidroklorik asit sürerek iğneleri hemen vücuttan çıkarmak da tavsiye edilen bir başka çaredir. Daha ciddi durumlarda hastanede steroid tedavisi uygulanır" diye konuştu.


2
ARTVİN / Vaket Yaylası
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 22 Temmuz 2021, 17:02:30 »
Artvin’nin Şavşat ilçesinde Geleneksel köy hayatlarının devam ettiği 2 bin 100 rakımındaki Vaket Yaylası, ahşap evlerden oluşurken, gelenekleri asırlara dayanıyor.

3
DAĞCILIK / Ağrı Dağı'nda tipiye yakalandılar.
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 21 Temmuz 2021, 12:04:14 »
Temmuz ayında şaşırtan görüntü! Ağrı Dağı'nda tipiye yakalandılar..



'Türkiye'nin çatısı' olarak nitelendirilen Ağrı Dağı'na zirve tırmanışı yapan 16 kişilik İsrailli ve Türk dağcı, yaz ortasında tipiye tutuldu. Tipi karşısında çaresiz kalan dağcıları, rehberler Mustafa Tekin ve Yıldırım Beyazıt Öztürk, GPS ile kullanarak zirveye ulaştırdı. Türk dağcılar ve rehberler, hızı saatte zaman zaman 80 kilometreye ulaşan ve hava sıcaklığının sıfırın altında 20 dereceye kadar düştüğü Ağrı Dağı'nın zirvesinde bayramlaştı.
Ağrı Dağı'na 18 Temmuz günü Doğubayazıt rotasını kullanarak çıkmayı hedefleyen 4'ü Türk, 12'si İsrailli 16 dağcı, tırmanışa deniz seviyesinden 2 bin 200 metre yükseklikteki Çevirme köyünden başladı. İlk geceyi 3 bin 300 rakımdaki ana kampta geçiren dağcılar, 19 Temmuz günü kampı 4 bin 200 metre yüksekliğe çıkardı. Gece yarısından sonra saat 02.30'da şapka buzullarda tırmanışa geçen ekip, saat 07.30'da deniz seviyesinden 5 bin 137 metre yükseklikteki zirveye çıkış yolunda tipiye tutuldu. Görüş mesafesinin zaman zaman 3 metreye kadar düştüğü tırmanışta rehberler GPS cihazını kullanarak yönlerini bulup zirveye ulaştı.

Türk dağcılar ve rehberler, hızı saatte zaman zaman 80 kilometreye ulaşan ve hava sıcaklığının sıfırın altında 20 dereceye kadar düştüğü Ağrı Dağı'nın zirvesinde bayramlaştı.

Dağcılar, Türk rehberlerin tecrübesi sayesinde sağ salim inmeyi başardı. 20 Temmuz günü ana kampa dönen ekip, burada bir gün dinlendikten sonra Doğubayazıt'a vardı. Yaklaşık 3 gün süren tırmanışı olumsuz hava koşullarına rağmen zirve yaparak taçlandırdıklarını söyleyen rehber Mustafa Tekin, Ağrı Dağı'nın en tehlikesi bölgesinin 4 bin 900 metresinde başlayan ve zirveye kadar devam eden buzullar olduğunu söyledi.



Ağrı Dağı'na tecrübeli rehberler eşliğinde tırmanıldığında sorun çıkmayacağını savunan ve bayramın ilk günü 159’uncu zirve tırmanışını gerçekleştiren Tekin, "Şapka buzullar yılın 12 ayı buzla kaplıdır. Temmuz ve ağustos aylarında bile zirvede bazen bizim gibi tipiye tutulabilirsiniz. Zirvede adeta kıyamet kopuyordu. Hava buz gibi soğuk, kar yağıyor, tipi savuruyordu. Yanımızdaki arkadaşımızı güçlükle görebiliyorduk. Fırtına şiddetini artırdığında ayakta bile durmak mümkün değildi. Çok şükür kazasız, belasız ekibi güvenli biçimde önce ana kampa daha sonra ilçe merkezine getirmeyi başardık" diye konuştu.
4
EDEBİYAT / Ynt: Ahtapot Hikayesi
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 21 Temmuz 2021, 11:31:55 »
Hikayeleriniz için Teşekkürler, Güzel Hikayeler devamını bekleriz  :). Kaleminize sağlık..
5
EDEBİYAT / Ahtapot Hikayesi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 18 Temmuz 2021, 13:23:33 »
AHTAPOT     
Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, geriye dönüş söz konusu olamazdı.

Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.  Günlerdir dur durak bilmeden, gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi. Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

Aradan yıllar geçmiş, geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş, olgun bir ahtapot olmuştu. Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak, çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül  koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi. Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı. Ahtapot korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden göğsünü gere gere yüzerek gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat  idea, ideal değildi henüz. Bir idealist öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…


SON


Yazan: Serdar Yıldırım





6
EDEBİYAT / Ynt: Anne Güvercin Hikayesi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 18 Temmuz 2021, 13:20:52 »
Mesajınıza teşekkür ederim. Hikayemi beğenmenize sevindim. Sağlıklı ve mutlu kalın.
7
EDEBİYAT / Ynt: Anne Güvercin Hikayesi
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 17 Temmuz 2021, 20:57:24 »
Güzel Hikaye. Kaleminize sağlık..  :)
8
EDEBİYAT / Anne Güvercin Hikayesi
« Son İleti Gönderen: Serdar Yıldırım 16 Temmuz 2021, 21:17:05 »
ANNE GÜVERCİN
Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “
Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “
Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. "
Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek  ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya  kaldırdı. Nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken  havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur  yere düşen kuşu aldı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Sonra değme keyfime “ dedi.

Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: “ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini  kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.    Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde sapanla bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra  başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

Batur,  bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak  ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları  tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerideki çalıların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına  bakmadan kaçıp gitti.   Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı  o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki, anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkân bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin  sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa  ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti.

Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte  bu ağaçlığa geldi. Günler  sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelecek tehlikelere karşı  uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
9
ANTALYA / Melanippe Antik Kenti
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 29 Haziran 2021, 07:13:22 »
Lykia’nın küçük bir sahil kasabası olan Melanippion / Melanippe, Gelidonya Burnu’ndan 30 veGagai’ın da 60 stadia güneyindedir. Bir yazıt aracılığıyla Hellenistik Devir’de bağımsız bir yerleş-me olduğunu öğrendiğimiz Melanippe, M.Ö. I. yüzyılın başlarında Zeniketes’in egemenliğine gir-miştir. Roma İmparatorluk Devri’nde Gagai’a bağlı bir kome haline gelen kent, asıl önemine BizansDevri’nde kavuşmuştur. Bu devirde Hagios Stephanos Kilisesi ile önemli bir dinî merkez hâline gel-di ve bir kıyı yerleşimi olarak da, ticaret ve askeri liman olarak kullanıldı. M.S. VII. yy’da Arapakınlarından etkilenen kent, M.S. XI. yy’dan itibaren Türk boylarının yöreye yerleşmesiyle birlik-te tamamen terkedilmiştir. Piri Reis’in 1521 yılında hazırladığı denizcilik kitabında burası“Karaöz” adıyla zikredilmektedir.

Mitolojiye göre, Poseidon’un sevgilisi Melanippe’den adını alan Melanippe / Melanippion antik kenti, Antalya İli Mavikent Beldesi sınırları içinde yer alan Karaöz Limanı’nın bulunduğu Gelidonya Burnu’nun batısında, denizden yaklaşık 40 metre kadar yukarıda, içerisinde birçok doğal limanı barındıran bir burun üzerinde yer almaktadır. Bu burun aynı zamanda birçok doğal liman havzasını da barındırmaktadır. Antik kente deniz ya da kara yolu ile ulaşmak mümkündür: Karayolu ile Kumluca’nın Antalya girişinden Mavi Kent’e (= Gagai); oradan doğuya, Antalya Körfezi yönünde yaklaşık 3 km yol daha katedilerek bugünkü adıyla Korsan Koyu olan Melanippe antik kentine ulaşılmaktadır. Lykia ve Pamphylia sınırında Rodoslular tarafından kurulmuş beş koloni kentinden biri olan Melanippe’nin adı, melas (= siyah) ve hippos (= at) sözcüklerinden türetilmiştir. Kent hakkında en erken bilgi, Miletoslu Hekataios’tan gelmektedir. Hekataios, Melanippe’den (= Pamphylia kenti) olarak bahseder. Hakkında pek fazla bilgi bulunmayan Melanippe, Gelidonya Burnu’ndan 30 stadia (= 5,5 km); gene Gagai’dan 60 stadia (= 11 km ) uzaklıktadır. Gelidonya Yarımadası’ndan pek uzak olmayan, Massikytos Dağı’nın karşısındaki Melanippe’de bir Athena Tapınağı olduğundan söz edilmektedir.

Melanippe’nin adı, Kyaneai’da bulunmuşM.S. 135 yılına tarihlenen bir yazıtta, Lykia Birliği’nin 15 kentinin devamında zikredilmektedir. Ortaçağ’da kentle ilgili en erken bilgiler, 724 yılında bölgeyi ziyaret eden EichstättPiskoposu WILLIBALD’ten gelir. Lykia’nınönemli liman kentlerinden biri olan Pata-ra’dan hareketle Milite üzerinden Mons Gallianorum’a (= Kalon Oros/Alanya) (“Kalon Oros”) geldiğini yazan WILLIBALD, Milite’de suyun vereceği za-rardan korunması için yüksek duvarlarla çevrilmiş bir sütun üzerinde iki stylitos gördüğünden söz etmektedir. Milite, belki de Gelidonya Burnu ile Gagai arasında yer alanve bugün “Karaöz Limanı” olarak anılan antik Melanippe kentinin bulunduğu yerdeki Lykia piskoposluk merkezi Meloeton ile özdeş olabilir (“Melanippe”). Nitekim Lykia’da stylitos’a ilişkin arkeolojik veriler de bulunmaktadır. Kent, modern zamanlarda ilk olarak 19.yüzyılın İngiliz gezgin ve araştırmacılarından LEAKE 1824: 185; FELLOWS 1840:212 ile SPRATT – FORBES 1847: 186 tarafından araştırılmıştır. Söz konusu araştırmalar dışında kentle ilgili olarak şimdiye kadar yapılmış olan sınırlı çalışmalar sırasıyla şunlardır:

FORBIGER 1843: 263;
SCHMITZ1857: 318;
RUGE 1931: 422;
ADAK 2003:116 v.d.;
ZÄH2003: 625–641;
BAYBURT-LUOĞLU 2004: 104 v.d.;
HILD2004: 123;“Melanippe”;
ADAK 2007a: 42 v.d.;
ADAK 2007b: 251-279.

Yerleşim tarihçesi hakkındaki bilgiler çoksınırlı olmakla birlikte, son zamanlarda Me-lanippe’de bulunmuş ve yayımlanmış olan bir proksenos
dekreti, kentin Hellenistik De-vir tarihiyle ilgili birtakım yorumlarda bu-lunmaya imkân vermektedir: Söz konusudekrette Phaselis ile Rodos arasındaki bir symmakhia’dan söz edilmektedir. Bu yazıt, Apameia Barışı’ndan (M.Ö. 188) hemensonraya tarihlenmekte olup, III. Antiok-hos’a karşı yürütülen savaş sırasında Mela-nippe, Rodos Birliği içinde yer almıştır. Budurum bize, Apameia Barışı’ndan sonraLykia üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştır-mak isteyen Rodos’un, Dorlar tarafındankurulmuş olan Phaselis ve Melanippe ile ya-kın ilişki içine girmek istediğini göstermek-tedir. Bunun yanı sıra, üç limana sahip vedeniz ticaretinde oldukça aktif olan Phaselis’in de, Gelidonya açıklarında yer alan Me-lanippe’nin stratejik konumundan yararlan-mak istediği sonucunu da çıkartmak mümkündür. Phaselis ile Rodos arasındaki ant-laşmada taraf olduğu anlaşılan Melanip-pe’nin en azından Hellenistik Devir’de oto-nom olduğu söylenebilir. Bununla birlikte,söz konusu yayımlanmış yazıtta, M.Ö. II.yüzyılda otonom bir polisolarak karşımıza çıkan Melanippe, Geç Roma Devri’nde kentsurunun girişine kazınmış başka bir yazıtta kome olarak görünmektedir:

(Ey efendi[miz] köyü[müzü]koru!).

Bu durum belki de Melanippe kentinin, Hellenistik ve Roma devirlerinde önemini yitirmiş ve daha sonra Gagai kentinin denetimi altına girmiş olmasıyla açıklanabilir. Bölgede ilk araştırmayı yapan LEAKE 1824: 185 de, Melanippe’yi Gagai’ın limanı olarak değerlendirmektedir. Kent, olasılıkla M.Ö. I. yüzyılda Olympos, Phaselis ve Attaleia kentleri gibi korsan işlerine karışmış ve Zeniketes’in yanında yer almış olmalıdır. Zira M.Ö.82 Olympos ve yaklaşık M.Ö.100 Phaselis yılından sonra, lejantlı birlik sikkelerinden farklı olarak, üzerinde sadece kent adının kısaltmasının yer aldığı pseudo birlik sikkeleri basmaya başlamıştır ki, bu durum adı geçen kentlerin, korsan kralı Zeniketes’in eline geçtiğini göstermektedir. Bunun üzerine, Lykia Birliği M.Ö.82 yılından sonra, korsan tehdidine karşı Ksanthoslu Aikhmon emrinde bir donanma meydana getirerek, Olympos yakınların da ki Gelidonya Körfezi açıklarında korsanlara karşı bir deniz savaşı yapmıştır; bu da Gelidonya civarına kadar her yerin korsanların eline geçtiğinin bir başka kanıtıdır. M.Ö. 78 yılında Romalı komutan Servillius, Zeniketes’in eline geçmiş olan Doğu Lykia’yı ve Batı Pamphylia’yı korsanların ve haydutların elinden kurtarmak için bir sefer düzenlemiştir. Bu sefer sırasında Olympos, Korykos, Phaselis ve Attaleia’yı korsanlardan geri alan Servillius, olasılıkla korsan işlerine bulaşmış olan Melanippe’yi de ele geçirmiş olmalıdır. Servillius tarafından cezalandırılan Olympos, Phaselis ve Attaleia gibi, Melanippe’nin de cezalandırılmış olması akla yatkın gelmektedir.

.


10
ANTALYA / Antalya’nın Antik Kentleri
« Son İleti Gönderen: GeZGiN 29 Haziran 2021, 06:32:47 »
01-   Arykanda Antik Kenti
02-   Aspendos Antik Kenti
03-   İotape Antik Kenti
04-   Limyra Antik Kenti
05-   Lyrbe (Seleukeia) Antik Kenti
06-   Lyrboton Kome Antik Kenti
07-   Melanippe Antik Kenti
08-   Myra Antik Kenti
09-   Olympos Antik Kenti
10-   Patara Antik Kenti
11-   Perge Antik Kenti
12-   Phaselis Antik Kenti
13-   Rhodiapolis Antik Kenti
14-   Selge Antik Kenti
15-   Selinus Antik Kenti
16-   Side Antik Kenti
17-   Sillyon Antik Kenti
18-   Simena Antik Kenti
19-   Syedra Antik Kenti
20-   Termessos Antik Kenti
21-   Trebenna Antik Kenti
22-   Xanthos Antik Kenti

Sayfa: [1] 2 3 ... 10