Doğa Sporları - DoğaKolik

Ayasofya Müzesi

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

GeZGiN

  • *****
  • 2451
  • Cinsiyet: Bay
    • insan ve doğa
Ayasofya Müzesi
« : 10 Ocak 2010, 12:34:10 »
Ayasofya Müzesi (Ayasofya Cami veya Ayasofya Kilisesi), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 537 yılında İstanbul'un eski şehir merkezine inşa ettirildi. "Kutsal Bilgelik" anlamına gelen "Hagia Sophia", Yunanca: Αγιά Σοφιά adı verilen bina 6 yılda tamamlandı.

Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır. Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilen ve Osmanlı döneminde camii'ye çevrilen Ayasofya, günümüzde bir müze olarak hizmet vermektedir.

Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya'nın İmparator I. Konstantinos (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya'yı ikinci defa yaptırmış ve 415'te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532'de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya'dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos'lu İsidoros ve Tralles'i Anthemios'a günümüze ulaşan Ayasofya'yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532'de başlanmış, 27 Aralık 537'de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558'de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir. Anadolu'nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya'da kullanılmak üzere İstanbul'a getirilmiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık çöküp yenilendi.

Bizans dönemi mimarisinin ve sanatının en görkemli örneklerine sahip olan yapı, Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye ve Selimiye Camii'nin esin kaynağı oldu. 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u ele geçirmesiyle camiye dönüştürüldü, cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında Atatürk'ün emriyle müze olarak kullanılmaya başlandı.

Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

Ayasofya'nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler 9.-12. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir.

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a girişinin ardından ilk iş olarak Ayasofya'nın onarılmış olması dikkat çekicidir.Bazı rivayetlere göre camii'nin kıblesi ters olduğu için eli ile duvarı kıbleye doğru iterek düzelttiği anlatılır. Ayasofya'daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından her nedense yıktırılmıştır.



Fatih Sultan Mehmet tarafından döneminde camiye çevirilmiş olan Ayasofya, Osmanlılar arasında 500 yıl içinde İstanbul'un en önemli camilerinden birisi oldu. Yapıya çeşitli padişahlarca dört minare eklendi.

Ayasofya İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Kuran'dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Bu levhalarda, Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin'in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır.

Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecit'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır.

Ayasofya 1934 yılında müze haline getirildi. Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtmektedir. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta 107 sütun taşımaktadır.

Linkback: http://www.dogakolik.com/index.php?topic=367.0



GeZGiN

  • *****
  • 2451
  • Cinsiyet: Bay
    • insan ve doğa
Ynt: Ayasofya Müzesi
« Yanıtla #1 : 10 Ocak 2010, 12:46:53 »
Ayasofya ve sırları

Sultanahmet meydanının ortasında pembe elbiseli gelin gibi boy gösterir Ayasofya, Dünya kurulduğundan bu yana böylesi bir mabet daha görülmüş değildi, ta ki Mimar Sinan usta ortalığa çıkıp Selimiye’yi ihya edinceye kadar. İşte o, zaman içinde gurur ile başı dimdik mağrur bakardı hep etrafına. Kendisini İslam’ın kollarına terk etmeye hazır bir gelin gibi hasretle, mahzunca beklerdi kendince. Güzel ve alımlıydı. Aslında kendinden kaynaklanan bir güzelliği de yoktu onun. O, Allahın ilhamı ile şekillenmiş, Allah’ın bildirimi ile planları çizilmiş büyülü bir güzelliğe sahip ilahi bir mekândı. Allahın Hikmeti anlamına gelirdi ismi.

Bizans hükümdarı büyük Konstantin ölürken oğluna görkemli bir ibadethane yapması için vasiyette bulunmuştu. Şehrin tam orta yerine tahtadan inşa edilmişti kilise. 12 Mayıs 360 da açılan bu ibadethaneye Bizanslar “Büyük Kilise” adını vermişlerdi.

Fazla uzun sürmeyen bu görkem bir yangın geçirip harabeye dönmesi ile yerini hüzne bırakıverir. Tekrar 415 de II. Theodosius tarafından onarılıp ibatede açılması da pek uzun sürmez. Bu sefer “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen “Hagia Sophia” ismi verilir ona. Yine kaderinde yok olmak vardır ama o mutlaka ayakta kalabilmek, Osmanlıyı beklemek için direnir.

Bir asır sonra Bizans İparatoru Justinyanus tekrar bu yapıyı ihya edip adını ölümsüzleştirmek ister. Bu tapınak için elinden gelenin en iyisini yapmaktır dileği.

Ve bir gün İmparator rüyasında Ayasofya’nın bulunduğu yerde aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyar görür. Bu nur yüzlü pir elinde gümüşten bir levha tutmaktadır. Tuttuğu bu levhanın üzerinde yapmak istediği Ayasofya’nın şekli nakşolunmuştur. Jutinyanus seyrine doyamadığı bu resmi görür görmez ona sahip olmak için Allah’a yalvarır. Bunun üzerine pir elindeki levhayı ona uzatarak “Al senin olsun” der. Jüstinyenus çok sevinir ve hemen aklından geçen soruyu soruverir.“Peki ismini ne koyayım” dediğinde “Ayasofya olsun” der aksakallı pir.

Sabahı zor eder Justinyanus. Hemen sabahın erken saatlerinde baş mimarını huzura çağırıp rüyasını anlatmaya başlar. Mimar hayretten açılmış gözleri ile elinde karaladığı taslağı İmparatora uzatır. Mimarın çizdiği resimle imparatorun rüyasında gördüğü mabet birebir aynıdır. Çünkü o da o gece aynı rüyayı görüp gördüklerini kâğıda karalayıvermiştir. İşte Allah’ın modelini kalplere ilham ettiği mabet İslam’a hizmet ve cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet’in ilk fetih namazını kılacağı mübarek mekân olmak için tasarlanmaya hazırdır artık. Ve orada nice Allah dostlarına sohbetler ve hizmetler nasip olacaktır.

Evliya çelebi yazdığı hatıralarında hep buranın tılsımından bahseder. Nedir Ayasofya’nın tısımı? Nedir orayı böylesine cazip kılan gizem.

Ayasofya geçmiş ve gelecekle boy ölçüşen bir mihenk taşımıdır? Yoksa İslam âlemi ile Hıristiyan âleminin birbiri ile hesaplaşması mıdır? Kutsaldır, kutsal kişiler tarafından ilham edilmiştir, mübarektir, mübarek kişileri sinesinde barındıracaktır. O aslında yıllar öncesinden hazırlanmış bir fetih abidesidir. Asırlar boyunca Truvalı Helen gibi uğrunda nice savaşlar verilecektir.

Kilisenin en mükemmel şekilde inşa edilmesi için imparator hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Efes’teki Diana tapınağından 8 sütun söktürüp getirtir, Atina, Delphi, Delos ve Mısır’ın tapınaklarından diğer sütunları temin edilir. Dönemin en büyük matematikçisi Trallesli Anthemios baş mimar olarak göreve getirilir. Âdem (A.s) bu yana yapılanların en büyüğü, en görkemlisi olacaktır bu ibadethane. İmparatorluk onunla adeta kudretini, gücünü bütün cihana ispatlayacaktır. 55 metre yüksekliği ve 30.31 m çapı ile bu güne kadar inşa edilmiş hiçbir kubbe olmamıştır. Ve bu kubbeyi hiçbir kubbenin geçemeyeceği konusunda kesin hüküm vardır.

27 Aralık 537 de ibadethanenin açılışı inanılmaz bir görkem ile yapılır. Justinyanus 14 atın koştuğu arabası ile Kral Kapısından içeri girer. Onu kapıda patrik karşılar ve mihraba birlikte giderler. Ellerini açarak“Allah’a hamd ve senalar olsun ki beni böyle bir esere ikrama lâyık gördü”“Ey Süleyman sana galebe ettim” diyerek kudretini dünyaya haykırır. Artık Süleyman tapınağını geride bırakan bir eser yaptığını düşünür imparator. Ne var ki kısa bir zaman sonra büyük bir zelzele ile yapı hasar görür. Kubbeden düşen parçalar mihrabı, mukaddes şarap ve ekmek dolabını, ayin masasını paramparça eder. Yine büyük bir tamir görür ve bu sefer kubbe 20 kadem daha yükseltilir.

Büyük Kilisenin önüne geniş bir avlu, avlunun etrafında ise revaklar vardır. Ortada ağzından su akan aslanlı bir çeşme bulunur.

Binanın altı sarnıçlarla donatılır, bunların içlerine pilpayeler dikilerek depreme dayanıklılık ve esneklik sağlanır.

Kubbe kasnağında 40 pencere vardır. 40 sütün aşağı 67 sütun yukarı olmak üzere 107 sütun binanın bütün yükünü yüklenmiştir

İbadethanenin 361kapısı olduğu söylense de bu sayı giderek değişir. Batı kapısında bulunan “Terleyen Direk” ise her ne kadar rutubeti çektiği söylense de bir sürü sırlara sahiptir. Yapının en etkileyici görüntüsü ile iç âlemindeki mekânın genişliği ve kubbenin büyüklüğüdür. İçinde çeşitli süslemeler, altın mozaikten resimler ve kubbede 4 meleğin çizilmiş tasvirleri vardır. Kubbenin tam ortasından ise altın bir top sallandırılmıştır.

Zamanın en büyük kubbesine sahip olan Ayasofya defalarca çöker ve yeniden onarılır. Çok büyük olan kubbenin ağırlığı her ne kadar yan duvarlara yüklense de yine bu ağırlığa dayanamaz.

Yıl 1453, 29 Mayıs Salı günü Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alır. Fethettiği şehrin en görkemli ibadethanesinde ilk namazını kılmak üzere Ayasofya’nın önüne gelir. Kapının önünde beyaz atından iner ve arkasındakilerle birlikte kapıdan içeri girer. İşte o anda mekânın hâşiyetinden inanılmaz bir hûşû ya kapılır ve hemen secdeye kapanır. Daha sonraki günde ilk Cuma namazını burada kılar. Çünkü Osmanlı fethettiği şehirlere girdiği zaman şehrin en büyük kilisesinde ilk namazını kılar ve orayı camiye çevirir diğerlerine hiç dokunmazdı. Ayasofya’nın da camiye çevrilip ibadete açılması için ferman buyurur.

Fatih Sultan Mehmet ibadethaneye öylesine hayran kalır ki buraya yüklü bir bedel ödeyerek tapusunu üzerine geçirir ve bir vakıf kurarak burayı vakfeder. Ve Ayasofya’nın kıyamete kadar ibadethane olması içinde bir de vasiyet bırakır. Yapıya 4 minare ilave edilerek İslami hüviyete büründürülür. 16 yy Mimar Sinan binaya payandalar ekleyerek yapıyı sağlamlaştırır ve günümüze kadar ayakta kalmasını sağlar.

Aslında Bizans eserlerinin aksine battal bir gövdeye sahip olan Ayasofya, iç âlemindeki zarafet ile kendini mahcup bir şekilde iç âlemline sürükler. 100 ustanın emrinde 10.000 işçi çalışarak 6 yılda tamamlanan ibadethaneye daha sonra minare, minber, mihrap eklenerek camiye çevrilir. İçinde Allah, Muhammet, Ebû- Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin levhaları asılmıştır. Kubbesinde ise ünlü Türk hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Kurandan sureleri yer alır.

Daha sonra Sokullu Mehmet Paşa kubbeye büyük bir âlem kondurarak dış görünüşünü İslami bir hüviyete sokar.

IV. Murat han yaptırdığı mermer mahfiler minber ve taş kürsü ise görülesi, seyredilesi bir sanat eseridir.

Ayasofya’nın Sırları
İmparator Justinianus Ayasofya’nın rüyasında gördüğü kubbesinin aynısını yapmak ister ama bir türlü kubbeyi ayakta tutamazlar. Bir gece yine rüyasına yine nur yüzlü pir girer ve “ Eğer bu kubbeyi ayakta tutmak ister isen son nebinin tükürüğünü zemzem suyu ile karıştırıp bir harç yapılıp, ancak bu harç ile kubbeyi tutturabilirsiniz” diye bir sır verir. İmparator hemen tayin ettiği bir görevliyi Mekke’ye yollar. Ebu-Talip aracılığı ile son Nebi Muhammet (s.a.v) Efendimizin tükürüğünü ve Zemzemi alıp Ayasofya’ya gelirler. Terleyen Direğin dibinde karılan harç ile kubbeyi inşa edilir. Ve kubbenin tam altına da bunu belirtmek için altıntop bir kandil asılır. Daha sonra III. Ahmet bu altıntopun yerine bir top kandil yaptırarak camiye vakfe eder.

Ayasofya’nın Kıbleye bakan kapısının kanatları Nuh Peygamberin gemisinin tahtasından yapıldığı rivayet edilir. Bu sebepten sefere çıkacak tüccarlar buraya gelip kapıya ellerini sürüp dua ettikten sonra denize açıldıkları söylenir.

Ayasofya’nın içinde bir kuyu vardı ki, nefes darlığı çekenler sabahın erken saatlerinde buraya aç karna gelip bu sudan içerlerse hemen şifa bulup iyileştikleri yolunda rivayetler vardır.

Evliya Çelebi “Seyahatname” sinde unutkan olanların bu kubbe altına gelip Altıntopun altında 7 kere namaz kılıp dua ettiklerini ve 7 adet siyah üzüm yiyerek şifa bulduklarından bahseder.

Akşemseddin Hazretlerinin ilk ders verdiği yer olan “Serin Pencere” ve bu pencereden soğuk soğuk esen rüzgârın İlahiyat tahsil edecek talebelerde zihin açıklığına sebep olduğu sebebi ile buraya gelip zihin açıklığı için Allah’a dua ettikleri söylenir.

Ayasofya’nın Güney Kapısındaki dehlizde bulunan bir oyuk ise Hz İsa’nın beşiğidir diye söylenir. Hasta olan çocuklar buraya yatırılıp iyileşmeleri için Allah’tan şifa dilenirmiş.

Aynı zamanda Hz İsa’nın doğduğu zaman yıkandığı taş teknede yine buradaymış. Yeni doğan çocuklar buraya getirilip yıkanırmış.

Şark tarafındaki mahfilde ise zeminde yazılı bir taş bulunurmuş. Hanri Donaldo yazan taşın altında 1205 yılında bir Bizanslının zırhı varmış. Bu zırh Fatih Sultan Mehmet’in resmini yapan ünlü İtalyan ressam Bellinli’ye hediye edildiği belgelerde kayıtlıdır.

Orta Cümle kapısı üzerinde sarı pirinçten tabuta benzeyen bir sanduka varmış. İçinde Kraliçe Sofya’nın mumyası olduğu rivayet edilen bu sandukaya her kim elini sürmeye kalksa, o anda ibadethanede büyük bir deprem başladığına şahit olunmuş, Böylece Sofya sırrını kimseye göstermek istemezmiş.

İstanbul fethedildiği zaman Fatih Sultan Mehmet ilk Cuma namazını kılmaya Ayasofya’ya gider. Tam o sırada Terler Direkten “Ya -Vedûd” diye bir nida işitir. Direğe yaklaştığında ise parlayan bir nur görür. Birde bakar ki yerde kıbleye dönmüş bembeyaz bir beden yatmakta. Göğsünde ise kırmızı yazı ile Ya- Vedûd yazmakta. O sırada Akşemseddin Hz ve 70 evliya birden “İşte efendim İstanbul’un fethini Allahtan dua ile isteyip ruhunu teslim eden bu mübarektir. Sizi bu durumdan haberdar etmiştik.” buyururlar. Cesedi yıkamak için yerden kaldırmak istediklerinde ise yine Terler direkten “Merhum yıkanmıştır, defnedebilirsiniz” diye bir ses duyulur. Buhara erenlerinden olan Şeyh Abdül-Vedûd orada bulunanları Müslüman yapmak için Rabbinden görevlidir. Fethin 50. gününde vefat eder ve onun vefat etmesi ile birlikte İstanbul alınır.

Hz Hızır ve Ayasofya:
Söylenenlere göre Hz Hızır Ayasofya’da Top kandilin altında namaz kılarmış. Aslında Hz Hızır bütün ibadethanelere ve hazirelere istediği zaman girer istediği her yerde namaz kılabilirmiş. Hatta Ayasofya’nın mihrabında bile namaz kıldığı söylenir. İşte yine bir inanca göre 40 gün orada namaz kılan biri mutlaka onu görmesi muhtemelmiş. Hz Hızır genelde derviş kılığında gezen bir zaman gezginiymiş. Onu görmek için çok istemek ve Allah’a yakarmak gerekirmiş. Onu tanıyan biri hemen eline sarılırsa o anda kişinin dilediği mutlaka gerçekleşirmiş. Bu sebepten orada namaz kılmaya herkes pek talip olurmuş.

Yine Hz Hızır’ın Ayasofya’da bulunan “Terleyen Direk” e parmağını sokup kilisenin yönünü kıbleye çevirdiği çok bilinen ve doğrulanan bir gerçektir.

Osmanlı hükümdarları özellikle Kandil geceleri önce Topkapı sarayında iftar eder sonrada namazlarını Ayasofya’da ifa ederlermiş.

Cuma selamlıklarına da teşrifat eden Enderunlular, saraydan gelerek mahfele kadar meşalelerle etrafı aydınlatırlar, Padişahın önünde 20 tane meşale, arkasında ise kırmızı yeşil büyük fenerlerle haseki ağaları yürürmüş. Culüslar da Ayasofya, Sultanahmet ve Fatih camilerinin minarelerinden salalar verilirmiş. Görevi devralan hükümdarlar ilk Cuma namazlarını da Ayasofya’da kılarlarmış.

Tarihiyle Ayasofya
29 Mayıs 1453 de Salı günü Fatih Sultan Mehmet beyaz atından inerek Ayasofya’ya girdi.

3 Haziran 1453 de Cuma: Fatih Sultan Mehmet, ilk Cuma namazını Ayasofya da kıldı.

13 Aralık 1754 de I. Mahmut Cuma selamlığından dönüşünde at üzerinde öldü.

31 Mayıs 1807 de IV. Mustafa ilk Cuma namazını Ayasofya’da kıldı.

29 Temmuz 1808 de II Mahmut ilk Cuma namazını Ayasofya’da kıldı.

2 Haziran 1876 da tahta çıkan V.Murat ilk namazını Ayasofya’da kıldı

13 Mayıs 1923 Salı günü son halife Abdülmecid Kadir gecesi namazını Ayasofya’da kıldı

1 Şubat 1935 de Ayasofya müze olarak ziyarete açıldı.

İşte o müthiş cazibesiyle Ayasofya, meydanın ortasında ve hala dimdik yüzyıllardır ayakta kalabilmenin gururunu taşımakta. İnşa edildiği günden bu güne kadar hala bir mihenk taşı. İslam âlemi ve Hıristiyan âleminin boy ölçüşme yarışı. Tabiî ki bu kadar sır, keramet ve daha bilmediğimiz nice gizleri ile gururlanmakta haklı Ayasofya.



Linkback: http://www.dogakolik.com/index.php?topic=367.0
« Son Düzenleme: 10 Ocak 2010, 12:49:02 Gönderen: GeZGiN »

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38